Eğitim Sen: 'Kamusal Eğitim Geri Çekiliyor'

Eğitim Sen Bartın Şube Başkanı İsmet İpci, 2025/26 eğitim-öğretim yılının birinci yarıyılının sona ermesi dolayısıyla kapsamlı bir değerlendirme raporu yayımladı. İpci, eğitim yılının çözülmeyen yapısal sorunlar, öğretmen açığı, artan yoksulluk, temizlik ve hijyen eksiklikleri ile laik ve bilimsel eğitimden uzaklaşma gölgesinde tamamlandığını vurguladı.

Eğitim Sen: 'Kamusal Eğitim Geri Çekiliyor'

Raporda, yüz binlerce öğretmenin atama beklediği, görevdeki öğretmenlerin ise ağır iş yükü ve düşük ücretlerle çalışmak zorunda kaldığı ifade edilirken; okullarda yardımcı personel yetersizliği nedeniyle temizlik ve hijyen sorunlarının kronik hale geldiğine dikkat çekildi.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye genelinde yaklaşık 16,9 milyon öğrencinin eğitim gördüğünü hatırlatan İpci, devlet okullarının sayısının azalırken özel okul sayısının arttığını belirtti. Okul öncesi eğitimde özel okullaşma oranının yüzde 41’e ulaştığını kaydeden İpci, kamusal eğitimin giderek geri plana itildiğini söyledi.

Raporda, “Toplum Temelli Kurumlar” adı altında faaliyet gösteren ve fiilen sıbyan mektebi niteliği taşıyan kurumların sayısındaki artışa da dikkat çekilerek, erken yaşta dini eğitimin yaygınlaştırılmasının çocukların pedagojik gelişimini olumsuz etkilediği vurgulandı.

OECD verilerine göre Türkiye’de öğrenci başına yapılan eğitim harcamalarının ilköğretim ve ortaöğretimde OECD ortalamasının üçte biri seviyesinde kaldığını belirten İpci, buna karşın Din Öğretimi Genel Müdürlüğü bütçesinin son yıllarda katlanarak arttığını ifade etti. İpci, bu durumun eğitime ayrılması gereken kamusal kaynakların yanlış önceliklerle kullanıldığını gösterdiğini söyledi.

Okullarda yeterli temizlik personeli bulunmadığını belirten raporda, bazı okullarda sınıfların öğretmenler ve öğrenciler tarafından temizlendiği aktarıldı. Çocuk yoksulluğunun alarm verici boyutlara ulaştığını vurgulayan İpci, yaklaşık 5 milyon çocuğun yoksulluk sınırı altında yaşadığını ve beslenme sorununun eğitimi doğrudan etkilediğini dile getirdi. 

Raporda çocuk işçiliği en ağır insan hakları ihlallerinden biri olarak tanımlanırken, MESEM uygulamasının çocuk emeğini “beceri eğitimi” adı altında meşrulaştırdığı ifade edildi. İpci, MESEM kapsamında çalışan çocukların iş kazaları ve iş cinayetleriyle karşı karşıya kaldığını belirterek uygulamanın derhal durdurulması çağrısında bulundu.

Okullarda hayata geçirilen ÇEDES projesi ve “manevi danışman” uygulamalarının laik eğitime aykırı olduğunu vurgulayan İpci, eğitim alanı ile inanç alanının birbirinden ayrılması gerektiğini belirtti. İpci, çocukların tarikat ve cemaatlerin etkisine açık hale getirilmesine karşı olduklarını ifade etti.

Öğretmenlerin alım gücünün ciddi biçimde düştüğünü belirten İpci, norm fazlası öğretmenlerin resen atamalarla mağdur edildiğini, ücretli öğretmenliğin ise güvencesizliği derinleştirdiğini söyledi. Öğretmenlerin artan bürokratik yükler nedeniyle asli görevlerinden uzaklaştırıldığını kaydetti.

İpci, raporun sonuç bölümünde eşit, parasız, bilimsel ve laik eğitimin devletin temel sorumluluğu olduğunu vurgulayarak, zorunlu din dersi uygulamalarından vazgeçilmesi ve eğitimin akıl ve bilim temelinde yeniden yapılandırılması çağrısında bulundu. Eğitim Sen’in bu hedefler doğrultusunda mücadelesini sürdüreceğini ifade etti.

Raporda şu ifadelere yer verildi:

2025/’26 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı, eğitimde çözüm bekleyen köklü sorunların gölgesinde sona ermektedir. Yüz binlerce öğretmenin atama beklediği, mevcut öğretmenlerin ağır iş yükü ve ekonomik sıkıntılar altında görev yaptığı, okullarda personel yetersizliği ile temizlik ve hijyen sorunlarının çözülmediği koşullarda eğitim öğretim yapılmıştır. 

Son yıllarda Türkiye’deki eğitim politikalarında yaşanan piyasa merkezli ve laiklik karşıtı dönüşüm, eğitimi kamusal bir hak olmaktan çıkararak piyasacı, tek din–tek mezhep referanslı ve merkeziyetçi bir yapıya dönüştürmüştür. Bu dönüşüm sadece eğitim sistemini değil; öğrenciler, öğretmenler ve toplumun tamamı üzerinde çok katmanlı ve derin etkiler yaratmıştır. Eğitim, toplumsal eşitliğin ve kamusal yararın bir aracı olmaktan uzaklaştırılmış, piyasanın ihtiyaçlarına ve siyasi iktidarın ideolojik yönelimlerine göre şekillenen bir araç hâline getirilmiştir.

MEB’in örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de örgün eğitimde (resmi + özel) yaklaşık 16 milyon 906 bin öğrenci bulunmaktadır. Toplam 74 bin 40 (önceki 75 bin 467) eğitim kurumu/okulu içinde devlete ait kurum/okul sayısı 59 bin 336 (önceki 61 bin 111) iken, özel okulların sayısı 14 bin 700 (önceki 14 bin 352) dir. 

Devlet okullarında okuyan öğrenci sayısı 15 milyon 336 bin 143 (önceki 15 milyon 849 bin 271) özel okullarda okuyan öğrenci sayısı 1 milyon 539 bin 579 (önceki 1 milyon 631 bin 192); Açık öğretimde okuyan öğrenci sayısı ise 954 bin 777 (önceki 1 milyon 229 bin 802)’dir. 

Okulöncesi Eğitim’de toplam öğrenci sayısı 1 milyon 741 bin 314’tür. Okulöncesinde 10 bin 383 (önceki 12 bin 46) devlet okulu; 7 bin 271 (önceki 6 bin 820) özel okul (yüzde 41) faaliyet yürütmektedir. Okulöncesi eğitimde devlet okullarının oranı yüzde 59 (önceki yüzde 64) iken, özel öğretimin oranı son yıllarda gözlenen artışla birlikte 41’e (önceki yüzde 36)’ya çıkmıştır. 

MEB örgün eğitim istatistiklerinde “Toplum Temelli Kurumlar” adıyla yer alan ve çoğunu Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 4-6 yaş grubu çocuklara yönelik dini eğitim veren fiili ‘sıbyan mektepleri’nin oluşturduğu kurumların sayısı 6 bin 459 (önceki 5 bin 306) bu kurumlarda eğitim alan çocukların sayısı bir önceki yıla göre yüzde 33 artışla 163 bin 26 (önceki 122 bin 506)’dır. 

İlkokulda 22 bin 980 (önceki 23 bin 163) devlet okulunda 5 milyon 358 bin 49 (önceki 5 milyon 294 bin 471) öğrenci; 2 bin 119 (önceki 2 bin 82) özel okulda 346 bin 434 (önceki 349 bin 915) öğrenci eğitim görmektedir. 

Ortaokulda 16 bin 649 (önceki 16 bin 617) devlet okulunda 4 milyon 729 bin 514 öğrenci (önceki 4 milyon 794 bin 493); 2 bin 228 özel okulda (önceki 2 bin 232); 356 bin 376 öğrenci (önceki 366 bin 51) eğitim görmektedir. 

Ortaöğretimde (Genel + Mesleki Ortaöğretim+ Din Öğretimi) 9 bin 338 devlet okulunda (önceki 9 bin 285) 3 milyon 865 bin 1 öğrenci (önceki 4 milyon 159 bin 331); 3 bin 82 özel ortaöğretim kurumunda (önceki 3 bin 218) 509 bin 34 öğrenci (önceki 562 bin) eğitim görmektedir. Açıköğretim lisesinde okuyan öğrenci sayısı 954 bin 777 (önceki 1 milyon 75 bin 550)’dir. 

Türkiye çapında devlet ve özel okullarda toplam 1 milyon 187 bin 403 (önceki 1 milyon 168 bin 896) öğretmen görev yapmaktadır. Devlet okullarında 388.825’i kadrolu, 20.605’i sözleşmeli olmak üzere 409 bin 430 erkek (yüzde 41); 556.337 kadrolu 43.904’ü sözleşmeli olmak üzere 600 bin 241 kadın (yüzde 59) öğretmen görev yapmaktadır. Devlet okullarında görev yapan toplam öğretmen sayısı 993 bin 397’dir. Devlet okullarında 64 bin 509 (önceki 44 bin 421) sözleşmeli öğretmen çalışmaktadır. 

Türkiye’de yıllardır çok ağır çalışma koşulları altında ve özveriyle görev yapan eğitim emekçilerinin yaşam koşulları giderek ağırlaşırken, boş kadro olmasına rağmen, uzunca bir süredir eğitim kurumlarına genel idari hizmetler, teknik personel ve yardımcı hizmetler sınıfında memur alımı yapılmamaktadır. Bu durum özellikle yardımcı hizmetli istihdamında “dışarıdan hizmet satın alma” yöntemi ile taşeron çalıştırma uygulamalarının artmasına neden olmuştur. 

Okullarda yardımcı hizmetlerin büyük bölümü İŞKUR’un 9 aylık sürelerle istihdam edilen Toplum Yararına Çalışma Programı (TYP) personeli ya da yine İŞKUR bünyesinde başlatılan İşgücü Uyum Programı (İUP) gibi geçici personel istihdamı üzerinden yapılmaktadır. 

Türkiye’de Öğrenci Başına Yapılan Eğitim Harcamaları 

OECD’nin her yıl Eylül ayı içinde yayınladığı Bir Bakışta Eğitim Raporu’na göre 2025 raporunda Türkiye’de eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamalar OECD ortalamasının hala çok altında seyretmektedir. Türkiye’de eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamaların OECD ortalaması ile karşılaştırmalı verileri şu şekildedir. 

İlköğretim: Türkiye’de ilköğretim düzeyinde öğrenci başına yıllık yapılan harcama 3.914 ABD doları (önceki 4.036 ABD Doları) iken ilköğretimde OECD ortalaması yıllık 10.812 ABD doları (önceki 9.923 ABD Doları). Türkiye’nin ilköğretimde öğrenci başına harcamasının OECD ortalamasının yaklaşık yüzde 36'sı düzeyinde (önceki yüzde 40) olduğunu göstermektedir. 

Ortaöğretim: Ortaöğretimde Türkiye’de öğrenci başına yıllık yapılan harcama 3.914 ABD doları (önceki 4.793 ABD doları). Ortaöğretimde OECD ortalaması yıllık 11.932 ABD doları (önceki 11.400). Ortaöğretim kademesinde Türkiye’nin eğitim harcaması, OECD ortalamasının yaklaşık yüzde 33’ü (önceki yüzde 42) kadardır.

Yükseköğretim: Yükseköğretimde öğrenci başına yıllık yapılan harcama 7.698 ABD doları (önceki 10.366 ABD Doları). Yükseköğretimde OECD ortalaması yıllık 15.102 ABD doları (önceki 17.559 ABD Doları). Türkiye, yükseköğretimde OECD ortalamasının yaklaşık yüzde 51’i (önceki yüzde 60) kadar harcama yapmaktadır. 

Türkiye’nin eğitim kademelerine göre öğrenci başına yaptığı harcama, OECD ortalamasının oldukça altındadır. Özellikle ilköğretim ve ortaöğretimde bu fark daha belirgindir. Bu rakamlar, Türkiye’nin eğitime daha fazla yatırım yapması gerektiğini ve harcamaların OECD ülkeleri seviyesine yükseltilmesi gerektiğini göstermektedir. 

2020 yılında Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne ayrılan bütçe 10,1 milyar TL; 2021'de 11,9 milyar TL, 2022’de 20,6 milyar TL; 2023’te 41,7 milyar TL ve 2024’te 82,6 milyar TL olmuştur. 2025’in ilk 9 ayında 53 milyar TL civarında bir artış söz konusuyken yıl sonu 90 milyar TL’nin üzerine çıkması beklenmektedir. Söz konusu artış eğiliminin 2026’da artarak devam etmesi ve genel eğitime ayrılması gereken kaynakların önemli bir kısmının yine dini eğitime ayrılması şaşırtıcı olmayacaktır. 

Okullarda Yaşanan Temizlik Ve Hijyen Sorunu 

2025/’26 eğitim-öğretim yılının ilk yarısında okullarda temizlik ve hijyen sorunları sürekli gündem olmuştur. Türkiye genelinde 60 bini aşkın devlet okulunda halen 49 bin 578 kadrolu temizlik personeli görev yapmaktadır. Yılın ilk yarısında eğitim kurumlarında ihtiyaç kadar personel görevlendirilmemesi nedeniyle pek çok okulda ciddi temizlik sorunları yaşanmıştır. Bazı okullarda tek bir temizlik görevlisi dahi bulunmamakta, sınıflar öğretmenler ve öğrenciler tarafından temizlenmektedir. Bu tablo, okulların temizlenmesini “öğretmen ve öğrencilerin gönüllülüğüne” bırakmakta, çocukların sağlığını tehdit etmektedir. 

Çocuk Haklarına Yönelik Tehditler ve Çocuk İşçiliği

Türkiye’de çocuklar; uzun yıllardır sağlık, eğitim, güvenlik ve sosyal koruma alanlarında ciddi ihlallerle karşı karşıyadır. Çocuk yaşta zorla yaptırılan evlilikler, cinsel istismar ve çocuk işçiliği 2025/’26 eğitim öğretim yılının ilk yarısında da devam etmiştir. Yoksul emekçi ailelerini kuşatan ağır ekonomik kriz, yoksulluk ve sosyal politikaların yetersizliği, en ağır bedeli çocuklara ödetmiştir. Türkiye’de yaklaşık 2,3 milyon çocuk işçi bulunurken bu yıl 91 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiştir. İSİG verilerine göre, son 12 yılda iş cinayetlerinde hayatını kaybeden çocuk sayısı en az 770’tir. 

Milyonlarca kız çocuğu hâlâ eğitimden, sağlıktan, güvenli yaşamdan ve özgürlükten mahrum durumdadır. Yoksulluk, cinsiyetçilik, dinselleştirme ve otoriter politikalar; kız çocuklarının yaşamlarını doğrudan olumsuz etkilemektedir. Eğitim, sağlık, katılım ve adalet alanlarında yaşanan her ihlal, bir kuşağın geleceğinin gasp edilmesi anlamına gelmektedir. 

Çocuk işçiliğinin en trajik yanlarından biri, bu çocukların genellikle eğitimden mahrum bırakılmalarıdır. Çocuk işçiliği, en temel insan hakkı olan eğitim hakkını çocukların ellerinden alarak, onları kısır bir döngünün içine hapsetmektedir. Eğitimsizlik, yoksulluk ve işsizlik arasında sıkışıp kalan milyonlarca çocuk, kendi geleceklerini kurmak için gerekli olan araçlardan mahrum bırakılmaktadır. 

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 32. Maddesi “Çocuğun, ekonomik sömürüye ve her türlü tehlikeli işte ya da eğitimine zarar verecek, bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ya da toplumsal gelişimi için zararlı olabilecek nitelikte çalıştırılmasına karşı korunma hakkını” belirtmektedir. Çocuk işçiliği ise baştan sona bu hakkın ihlali anlamına gelmektedir. Bir diğer örnek ise 138 sayılı İLO sözleşmesidir. Bu sözleşmede çalışma asgari yaş sınırının, zorunlu öğrenim yaşının bittiği yaşın altında ve “her halükârda 15 yaşın altında olmayacağı” vurgusu yapılmaktadır. Türkiye bu sözleşmeyi 1998 yılında imzalamış olmakla birlikte, hala 15 yaşın altında çok sayıda çocuğun “ağır ve tehlikeli işler” kategorisinde bulunan sektörlerde çalıştıkları bilinmektedir. 

TÜİK verileri, çocuk işçiliğinin sadece bir istihdam sorunu değil, aynı zamanda eğitim hakkından mahrum kalma ve ciddi sağlık riskleriyle karşılaşma sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle 14-17 yaş grubundaki çocuklar, çalışmak zorunda kaldıklarında eğitim sisteminin dışına itilmekte ve geleceklerine dair eşitsizlik derinleşmektedir. 

Çocuk Yoksulluğu ve Öğrencilerin Beslenme Sorunu 

2025/26 eğitim-öğretim yılı başlarken, çocuk yoksulluğu ve öğrencilerin beslenme sorunu ülkemizin en acil çözüm bekleyen toplumsal meselelerinden biri olmaya devam etmektedir. Türkiye’de yaklaşık 5 milyonu aşkın çocuk yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu oran, çocuk nüfusunun dörtte birine karşılık gelmektedir. Yoksulluk sadece çocukların maddi koşullarını değil, eğitimden sağlığa, sosyal gelişimden geleceğe dair tüm olanaklarını doğrudan sınırlandırmaktadır.

MESEM Uygulaması Çocuk İşçiliğinin Meşrulaştırılmasıdır 

Türkiye’de meslek liselerinin büyük bölümü, birer eğitim kurumu olmaktan çok fabrika gibi işletilmektedir. Çocuklar ve gençler “çırak” ya da “stajyer” kimliğiyle işçi gibi çalıştırılmakta, emek sömürüsünün sınırları zorlanmaktadır. MESEM, yoksul öğrenciler ve aileleri için bir “zorunlu tercih” olarak dayatılmaktadır. Çocuk işçiliğini devlet eliyle meşrulaştıran bu uygulama, eğitim hakkını ortadan kaldırmakla kalmamakta, aynı zamanda çocukların yaşam hakkını da elinden almaktadır.

İktidar eliyle derinleştirilen ekonomik ve toplumsal sorunlar, MESEM’i bir tercih olmaktan çıkararak çok sayıda çocuk ve genç için zorunluluk haline getirmiştir. Ekonomik darboğaz ve ağır borç yükü altında ezilen yoksul emekçi ailelerinin çocukları, hayatta kalabilmek için bu uygulama aracılığıyla çocuk yaşta çalışmaya mecbur bırakılmaktadır. 

Çocuk emeği sömürüsünün “beceri eğitimi” adı altında kurumsallaştırılması kabul edilemez. Devlet eliyle sermayeye ucuz iş gücü sağlayan bu sistem, çocuk işçiliğini yasal bir kılıfa büründürmektedir. Öğrencilerin “çırak” adı altında ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması sonucu yaşanan iş kazaları ve çocuk ölümleri, eğitim sisteminin çocukların yaşam hakkını dahi koruyamadığını göstermektedir. MESEM kapsamında çalıştırılan sık sık çocukların iş cinayetlerine kurban gitmesi ve ağır çalışma koşullarında fiziksel/psikolojik şiddete maruz kalması devam etmektedir. 

MESEM uygulaması daha fazla can almadan derhal durdurulmalıdır. Mesleki eğitim, patronlara kaynak aktarımı değil; öğrencilerin bilimsel bilgi, çağdaş beceri ve özgür bireyler olarak yetişmesini sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Çocukların ve gençlerin geleceğini karartan, eğitim hakkını yok eden ve emek sömürüsünü yaygınlaştıran bu uygulamaya karşı mücadele etmek, sadece eğitim emekçilerinin değil, tüm toplumun sorumluluğudur.

Okullarda ÇEDES Uygulamaları ve “Manevi Danışman” Görevlendirmeleri

 

Türkiye’de siyasi iktidar eliyle eğitimin ve toplumsal yaşamın dini kurallara göre biçimlendirilmesine yönelik uygulamalar, eğitimin bütün kademelerinde ve toplumsal yaşamın her alanında karşımıza çıkmaya başlamıştır. Bugüne kadar eğitim alanında Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı, dini vakıf ve dernekler arasında çok sayıda iş birliği protokolü imzalandığı bilinmektedir. Geçtiğimiz yıllar içinde okullarda hayata geçirilen ortak projeler üzerinden eğitimi dinselleşme süreci hızlanırken, doğrudan laik eğitimi ve laik yaşam tarzını hedef alan uygulamalar adım adım hayata geçirilmektedir. 

Değişik din, mezhep, inanç ve dünya görüşünden insanların gerçek anlamda “eşit yurttaş” olarak kabul edilmesi, devletin bütün inançlara eşit mesafede ve tarafsız yaklaşmasına, günlük yaşamın her alanında okulda, üniversitede, işyerinde, sokakta, farklı kimlik, inanç ve dünya görüşleri arasında ayırım yapılmamasına bağlıdır. ÇEDES projesi bu yönüyle hem laikliğe hem de laik eğitim anlayışına temelden aykırıdır. Bu nedenle, ÇEDES benzeri uygulamalara derhal son verilmeli, okullarda dini kurumlarla yapılan ve laikliğe aykırı içerikte olan tüm protokoller iptal edilmelidir. Çocuklarımızın geleceği, tarikat ve cemaatlerin uzantılarının değil, aklın ve bilimin ışığında, özgür düşüncenin rehberliğinde şekillenmelidir.

Türkiye’de yıllardır bizzat iktidar eliyle hayata geçirilen ve birbirinden ayrı olması gereken eğitim alanı ile inanç alanlarının birbirine karıştırılmasına yönelik her türlü uygulamadan derhal vazgeçilmelidir. Çocuklarımızın ve öğrencilerimizin siyasi iktidarın kendi siyasal-ideolojik hedeflerine ulaşmak için hayata geçirilen ÇEDES ve benzeri projelerin parçası haline getirilmesini istemiyoruz. 

Deprem Bölgesinde Yaşanan Eğitim Sorunları 

2023 Şubat’ında yaşanan depremlerden bu yana geçen iki yıl içinde dahi deprem bölgesindeki eğitim koşulları hâlâ normalleşmiş görünmemektedir. Özellikle Kahramanmaraş, Adıyaman, Hatay, Malatya ve Osmaniye gibi illerde okullar ya yıkılmış ya da ağır hasar görmüştür. Ne yazık ki yüz binlerce öğrenci bu nedenle eğitim hakkından mahrum kalmış ve pek çok okul hâlâ geçici konteyner sınıflarda ya da hasarlı binalarda eğitim vermeye çalışmaktadır. Bu durum, öğrencilerin güvenli ve istikrarlı öğrenme ortamlarına erişimini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. 

Deprem bölgesindeki eğitim emekçileri ise ağır fiziksel ve ruhsal yüklerle baş etmek zorunda bırakılmıştır. Eğitim çalışanlarının önemli bir kısmı, depremde evlerini ya da yakınlarını kaybetmiş; barınma, güvenlik ve ekonomik sorunlarla boğuşurken aynı zamanda öğrencilerine destek olmayı sürdürmek zorunda kalmıştır. Sendikamız bu dönemde deprem bölgesindeki eğitim emekçilerine koşulsuz tayin hakkı tanınması, tazminatların artırılması, hizmet puanlarının yükseltilmesi, lojman, ulaşım, barınma ve kırtasiye desteği sağlanması gibi acil talepleri dile getirmiştir. 

“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ve Angarya Çalışmanın Artması 

Türkiye’nin eğitim sistemi, son dönemde hayata geçirilen "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli" ve kamuda "Tasarruf Tedbirleri" adı altında yürütülen uygulamalarla birlikte, öğretmenleri asli görevlerinden koparan devasa bir angarya bataklığına sürüklemiştir. Eğitimci kimliği, giderek artan idari, teknik ve fiziki iş yükleri altında ezilmekte; öğretmenlik mesleği, “her işi yapan personel” statüsüne indirgenmeye çalışılmaktadır.

Öğretmenler, derslerine ve öğrencilerine odaklanmaları gereken zamanı, bitmek bilmeyen veri girişlerine ve evrak işlerine harcamak zorunda bırakılmaktadır. Dijitalleşme adı altında sunulan sistemler, iş yükünü azaltmak bir yana, “hem dijital hem basılı evrak” istemiyle yükü ikiye katlamıştır. Sürekli değişen modüller, anlık istenen raporlar, WhatsApp gruplarından gelen zamansız talimatlar ve istatistiksel veri toplama zorunluluğu, öğretmeni bir eğitimciden ziyade "veri giriş elemanı"na dönüştürmüştür.

Eğitim Emekçilerinin Alım Gücü Sürekli Düşüyor 

2025/’26 eğitim yılının ilk yarısı eğitim emekçilerinin alım gücünün en dip noktayı gördüğü bir dönem olmuştur. Yoksulluk sınırının çok altında kalan maaşlar, artan kira maliyetleri ve hayat pahalılığı karşısında öğretmenler barınma ve beslenme gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale gelmiştir. 

Norm Fazlası Öğretmenlerin Resen Atanmasının Yarattığı Sorunlar 

Türkiye’de öğretmenlerin çalışma yaşamını derinden etkileyen sorunlardan biri de “norm fazlası” uygulamaları olmuştur. 2025/’26 eğitim öğretim yılının başlamasına kısa bir süre kala norm fazlası öğretmenlerin kendi iradeleri dışında, keyfi biçimde başka okullara resen atanması, eğitim alanında ciddi bir mağduriyet yaratmıştır. Eğitim emekçilerinin yaşam koşulları, ulaşım olanakları, aile bütünlüğü ve sosyal bağları hiçe sayılmakta; öğretmenler, adeta cezalandırılır gibi sürgün edilmektedir. Oysa eğitim politikaları, çalışanların haklarını ve toplumun yararını gözetmek zorundadır.

Hukuki açıdan da durum açık biçimde sorunludur. Aile bütünlüğü ve özel hayatın korunması ilkeleri Anayasa tarafından güvence altındadır. Mahkemeler de defalarca resen atamaları iptal ederek bu keyfi uygulamaların hukuksuzluğunu tescillemiştir. Buna rağmen MEB’in ısrarla aynı yöntemi sürdürmesi, öğretmenlerin haklarını yok sayan bir anlayışın göstergesidir.

MEB tarafından resen yapılan atamalar, öğretmenlerin mesleki özerkliğini zedelediği gibi, öğrencilerin eğitimde süreklilik hakkını da ihlal etmektedir. İlçe grupları mesafe ve coğrafi yakınlığa göre yeniden düzenlenmeli; öğretmenler, sendikal hakları gözetilerek, demokratik ve şeffaf bir süreç içinde görevlendirilmelidir.

Öğretmen Açıkları ve Ataması Yapılmayan Öğretmenler

Türkiye’nin kanayan yarası olan “ataması yapılmayan öğretmenler” sorunu, 2025/’26 eğitim öğretim yılının ilk yarısında da hissedilmiştir. Yeterli atama yapılmaması nedeniyle 90 bine yakın ücretli öğretmen okullarda asgari ücretin altında bir ücretle ve 14-15 günlük sigorta ile çalıştırılmıştır. 

Yüz binlerce genç öğretmen atanmayı beklerken, MEB’in yetersiz atama sayıları eğitim sistemindeki devasa öğretmen açığını kapatmaktan uzak kalmıştır. Okullarda yüz bine yakın öğretmen açığı bulunmasına rağmen, bu açık asgari ücretin altında çalıştırılan “ücretli öğretmenlik” gibi güvencesiz ve emek sömürüsüne dayalı yöntemlerle geçiştirilmeye çalışılması doğru değildir. 

Okullarda Şiddet Sistematik Hale Geldi 

Toplumun her aşamasını kuşatan şiddet olgusu, 2025/’26 eğitim öğretim yılının ilk yarısında başta okullar olmak üzere, bütün eğitim kurumlarını esir almıştır. Okullarda yaşanan şiddetin giderek artması, Türkiye’de eğitim sisteminin çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu göstermektedir. 

Sonuç

2025/’26 eğitim-öğretim yılının ilk yarıyılında ortaya çıkan tablo, eğitim sistemimizin yıllardır çözülmeyen ve giderek derinleşen yapısal sorunlarını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Eğitim politikalarının “piyasa” ve “din” merkezli olarak biçimlendirilmesi ve iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerine göre biçimlendirilmesi hem öğrencilerin hem de eğitim emekçilerinin haklarını ve ihtiyaçlarını göz ardı eden bir anlayışın sonucudur. Öğrencilerin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamaması, bölgesel farklılıklar, eğitim emekçilerinin çalışma koşulları, öğrencilerin temel eğitim ihtiyaçlarının karşılanamaması bu dönemin en belirgin sorunları olarak öne çıkmıştır.

Türkiye’de eğitimin gerçek anlamda bilimsel ve laik bir içeriğe sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Bilimi, siyasal ve ideolojik amaçlarla kuşatarak kamuya sunmak bilimsellikten uzak olduğu gibi laik eğitimin gerçekleşmesi önünde de ciddi bir engel teşkil etmektedir. Din ve vicdan özgürlüğünün tanımı açıkken, tek dinli yapıyı pekiştirme konusundaki ısrar sürmektedir. 

Türkiye, taraf olduğu Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı hareket etmekte, AİHM’in son olarak Anayasa Mahkemesi’nin zorunlu din dersleri ile ilgili verdiği kararlar açık biçimde ihlal edilmektedir. Eğitim sisteminin bütün kademelerinde pozitif bilimin tüm öğelerini içinde bulunduran, çağdaş ve bilimsel ilkelere dayanan, gerçek bir laiklik anlayışı temelinde yükselen bir yapının oluşturulması ve bu anlamda öncelikler zorunlu din dersi uygulamasından derhal vazgeçilmelidir. 

Tüm öğrenciler için eşit, parasız, nitelikli eğitim olanakları sağlamak devletin ve özelde Millî Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğundadır. Bilimsellik eğitimin olmazsa olmazıdır. Öğretim programında temel referansımız akıl ve bilim olmalı, protokoller eliyle eğitimin dinselleştirilmesi politikalarına son verilmeli, öğrencilere ve velilere rağmen gerçekleştirilen okullaşma politikası sonlandırılmalıdır. Bilimin, sanatın, sporun iç içe olduğu, öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda kendini özgürce ifade edebildiği laik ve bilimsel eğitim politikaları hayata geçirilmelidir.

Anadilinde eğitim, eğitim biliminin en temel ilkelerinden birisidir. Bir ülkenin gelişmişliği ve kültürel zenginliği açısından önemli olan, ekonomik ve toplumsal başarı sağlamak, dilsel ve kültürel zenginliklerin nesilden nesile aktarılmasının olanaklarını yaratmaktır. Toplumsal değişim ve ilerlemeyi engelleyebilmek için dünyanın birçok yerinde ilk olarak eğitim olgusuna el atılarak, kültürel zenginlikler talan edilmiş ve ‘resmi dil’ dışında kalan anadillerinde eğitimin yasaklanması eğitim biliminin en temel ilkesinin yok sayılması anlamına gelmektedir. 

Okulların eğitim kurumu olmaktan adım adım uzaklaştığı, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu, öğretmenlerin düşük ücretle, esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın zirve yaptığı, farklı dil ve kimliklerin dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin sağlıklı nesiller yetiştirmesi mümkün değildir. 

Eğitim sistemi, her kademeden öğretmenler, farklı statülerdeki üniversite çalışanları, memurlar ve yardımcı hizmet personeli ile bir bütündür. Tüm eğitim ve bilim emekçileri, aralarındaki statü farklılıklarına rağmen, benzer ekonomik ve sosyal sorunları yaşamaktadır. 

Eğitim Sen, çocukların eşit, özgür ve nitelikli bir eğitim alabilmesi; tüm ve eğitim emekçilerinin güvenceli, insanca koşullarda çalışabilmesi için mücadelesini sürdürecektir.”

Haber: Erkan Hızoğlu