Bilgehan BULUT

Bilgehan BULUT

b.bulut.hergun@gmail.com

KIRIĞA DAİR

Kırılma anı unutulmaz

Öyle anlar vardır ki unutulmaz. Üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin unutmazsın. Unutur gibi olursun, hayatın akışına kendini bırakırsın,  artık geride kalmıştır o anlar, hiç yaşanmamış gibidir, hatırlamıyorsundur, aklına gelmiyordur ama sonra bir şey olur ve sana tüm süreci hatırlatır. O anları yeniden yaşarsın ve bir salisesini bile unutmadığını anlarsın.İki hafta önce Rizespor – Galatasaray maçında Galatasaraylı futbolcu Emre Akbaba’nın bacağı kırıldı. Hem de sağ bacak kaval kemiği. Bilenleriniz vardır, bilmeyenleriniz vardır, benimde geçtiğimiz yılbaşında bir halı saha maçında sağ bacak kaval kemiğim kırıldı. Yani aynı yer. Emre Akbaba’nın pozisyonunu izlediğimde içim cız etti. Kendi pozisyonum geldi aklıma, aynı Emre gibi düştüğüm yerde, hareketsiz bir şekilde kurbanlık koyun gibi kalışım ve hissettiğim acı… Tabii pozisyonlarımızın devamında ki süreç hiç kuşkunuz Emre için çok daha lüks şekilde işledi. Emre’nin başına hemen doktorlar geldi. Anında ilk müdahaleyi yaptılar, kırığı sabitleyip ambulansla hastaneye sevk ettiler. Kendi karga tulumba şeklinde hastaneye gidişimi düşündüğümde insan hayıflanmıyor değil. Halbuki ilk yardım sertifikam da var benim ama “Terzi kendi söküğünü dikemez” diye boşa demiyorlarmış.

Bacağınızı kırmayın

İnsanın yürür takımını kırması hiç hoş bir şey değil. Kıracağınız zaman mümkünse elinizi, kolunuzu, kaburganızı falan kırın. Bacağınızı kırmayın. “Neren acıyorsa canın orasıdır” derler, doğrudur da hayatınıza gelen engelin derecesi de önemli.  Bacağınız kırıldığında her ne kadar koltuk değnekleriyle hareket edebilseniz de ana ihtiyaçlarınızı karşılamak da oldukça zorlanıyorsunuz. Genel olarak yatağa bağımlısınız ve bu çok sıkıcı bir durum. Halbuki kolunuzu kırsanız hayatınıza pek bir etkisi olmaz. En azından lavabo ihtiyacınızı rahatlıkla karşılayabilirsiniz ki bu büyük bir lüks.

Vursam mı, vurmasam mı?

Günlerden bir gün, bacağımın kırılmasının üzerinden iki buçuk ay geçmiş, yeni yeni aksamadan yürümeye başlamışım,  Ankara’dayım. Dışarıda dolaştım biraz eve dönüyorum, tam bizim siteye giriş yaptığım esnada, yirmi otuz metre ilerimde, çimlerin üzerinde top oynayan çocukların topu bana doğru kaçtı ve iki üç metre önümde durdu. O an dedim ki “Bilgehan evren sana mesaj gönderiyor. Git şu topa vur.” Zemin biraz engebeli, az ilerimde de iki tane çam ağacı var. Topun havadan, iki çam ağacının arasından geçip, dallarına da çarpmadan gitmesi gerekli. Yani biraz teknik bir vuruş yapmak gerekiyor. “Vursam mı, vurmasam mı?” diye düşünüp topa doğru ilerken bir de bakmışım ki topu elimle alıp çocuklara doğru atmışım. O an anlıyorsun ki; bazen özgüven, önüne gelen topa korkusuzca vurabilmektir.

Emniyetin önemi

Bacağımın kırıldığı anda dizimde dizlik olsaydı hiçbir şey olmayacaktı. Dizlik, dizime gelen kesme kuvvetini tüm yüzeye yayacaktı ve o çarpışmadan hiçbir yara almadan çıkacaktım. Senelerdim futbol oynarım, daha önce hiç lazım olmamıştı. Zaten böyle şeyler insana ömrümde bir veya bilemedin iki defa lazım olur. O yüzden her an başımıza bir şey gelebilirmiş gibi tüm güvenlik önlemlerini alarak hareket etmek gerekir.  Örneğin araba kullanırken emniyet kemerini takmak çok önemlidir. On sene takmazsın, hiçbir şey olmaz, hiç lazım olmamıştır ama on sene sonra bir gün kaza yaparsın lazım olur. Kemeri taksaydın belki birkaç sıyrık, birkaç kırıkla atlatacaktın. Bir süre sonra hayatına kaldığı yerden devam edebilecektin. Takmadın kafan ön cama çarparak camı patlattı, dışarı fırladın. Belki öldün, belki felç kaldın, belki yüzün kesiklerle doldu, belki… Halbuki kemeri takmış olsaydın hiçbir şey olmayacaktı. Tüm mesele o an da takmış mısın, takmamış mısın?

Herkes ağız birliği etmiş

Bacağın kırıldıktan sonra insanlar telefon açıyorlar, ziyaretine geliyorlar. Vah vah, tüh tüh geçmiş olsun muhabbetinden sonra hep birlikte ağız birliği etmiş gibi “Artık jübileni yapmışsındır, bir daha oynamazsın değil mi? Hatta bir daha sakın oynama” diyorlar. Diyorlar da ortopedi de yattığında etrafındaki hastalara baktığında görüyorsun ki herkesin bir bahanesi var. Kimisi düz yolda yürürken düşüp kırmış, kimisi merdivenden inerken düşüp kırmış, kimisi trafik kazası geçirip beş farklı yerini kırmış. Kimisi bir akşam uyumuş hiçbir şeyi yokmuş, sabahında bacağı kangren olmuş, diz kapağının altından bacağını kesmişler. Yani her zaman bir bahane var. Aynı mantıkla düşünürsek, kırığa maruz kalmamak için; düz yolda yürümemek, merdivenden inmemek, arabaya da binmemek gerekiyor. “Kader” denen, “Kaza” denen bir şeyler var ve hepimiz unutuyoruz. İlk fırsatta sahalara geri döneceğim. Belki bacağım bir daha kırılmayacak, belki de kırılacak ve onlar haklı çıkacaklar.

Ama olsun, bu onların haklı olduğu anlamına gelmez.

Sevdiğim söz: "Yalan söyledim. Çünkü o zamanlar seni tanımıyordum” — Bucket List filminden

Tavsiye film: Agneepath – (Mis gibi bir intikam filmi, ilk yarım saati çok üzücü)

Tavsiye Kitap: Üzümlü Kek – Aşkım Kapışmak (Otizmli bir çocuğun hikayesi, otizme bakış açınız değişecek)

Konu hakkındaki düşüncelerinizi aşağıdaki e-mail adresine yazabilirsiniz. Diğer görüş ve önerileriniz için de yazabilirsiniz.

e-mail: b.bulut.hergun@gmail.com

 

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları
Haber Sistemi: Olay Medya | Reklam